Alevi Haber Merkezi

Laiklikten Barıştan Kardeşlikten Açık Taraf Olan Alevilerin Güncel Haber Bilgi Sitesi®

CUMHURİYET VE ALEVİLİK

Posted by alevihaber Haziran 2, 2007

CUMHURİYET VE ALEVİLİK

Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı

 

Alevi İslam Din Hizmetleri BaşkanlığıBugün imreniyle baktığımız ve uygar ülkeler dediğimiz ülkelerin hemen hepsi, 13’üncü asırda büyük bir karanlık içindedir. İnsanların kazıklara oturtulduğu, engizisyon mahkemelerinin kurulduğu, mezhep çatışmalarından dolayı binlerce insanın katledildiği bu çağdaş dediğimiz ülkelerin tam tersine, Anadolu, bir dostluk yurduydu. Çünkü barış vardı, 72 milleti kucaklama vardı; din adına zulmün yapılmadığı, insanın insanca muamele gördüğü bir devir yaşanıyordu.Ve bu güzelliklerin yaşandığı devre Batı gıpta ile bakıyordu. Bugün bizler Batı’ya nasıl hayranlıkla bakıp o ülkelere gitmek için can atıyorsak, o gün de feodalitenin yaşandığı o dönemde bize, bugün bizim baktığımız gibi bakıyorlardı.

Batı’nın tüm devletleri bir araya gelse bile, Osmanlı’ya kafa tutamayacak güce Osmanlı nasıl sahip olmuştu?

İşte bunu sormak gerekiyor; bunun cevabını bulursak bugünkü sorunlarımıza da doğru teşhis koymuş oluruz.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde gerek kuraklık ve gerekse Moğol istilalarından bıkmış olan halkın, yeni bir yurt bulmaya zorlanmış olan kavimlerin Anadolu’ya gelerek bu devletin kuruculuğunu üstlendiklerini görürüz.

Kimdir onlar? Horasan Erenleri dediğimiz pirler ve mürşitlerdir.

Önce küçük bir beylik olarak oluşan Osmanlı Devleti o günlerde bir taraftan Bizans’ın zaafa uğraması, diğer taraftan Selçuklu İmparatorluğu’nun son günlerini yaşaması ile büyük bir kargaşanın yaşandığı bir dönemde, Pir-i Türkistan dediğimiz Şah Ahmet Yesevi’nin, Hz. Muhammed ve ilm-i batıni sahibi Hz. İmam Ali’den esinlenerek, o doğru yorumu, yani pınarın başındaki tertemiz berrak sudan su alarak, tüm yaradılmışı Yaradan’dan dolayı seven ve cümle âlemi birlik gören tasavvufi İslam anlayışını, insanı merkeze koyarak, insanı incitenin Tanrı’yı inciteceğine inanan, “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” diyen ve insanı Tanrı’nın bir tecellisi sayan, insanı kendisine halifesi eden, insanı gerçek yerine oturtan İslam anlayışıyla ve bu değerlerle yüklü dedelerin ve pirlerin öncülüğünde Osmanlı devleti kuruldu. Bu felsefeyle topluma yön verildi. O kadar ki, bu yeni devlet kurulurken bunun nasıl olacağını ve nasıl yönetileceğini Otman’a (Osman değil) söyleyen ve yön veren, o dönemin büyük düşünürü ve bir Alevi dedesi olan Şeyh Edebali’dir.

Şeyh Edebali olsun, Hacı Bektaş Veli olsun ve diğer Horasan Erenleri olsun, Şah Ahmet Yesevi’nin İslam anlayışıyla Osmanlı devletine yön vermişlerdir.

O dönemlerde Balkanlar’a, Budapeşte’ye kadar gidilmiş ve oralar İslamlaştırılmıştır. Onca zulme rağmen bugün hâlâ Balkanlar’da yaşayan Bektaşileri örnek vermek lazımdır.

Ülkemizi İslamlaştıran, Aleviliktir. Osmanlı’nın kuruluşunda Alevilik vardır. Bir devletin omurgası, ordusudur. Osmanlı’nın omurgası da Yeniçeri’dir ve Yeniçeri’nin piri de Hacı Bektaş Veli’dir.

Bunun için bizim ülkemiz, ortaçağı yaşamakta olan diğer İslam ülkelerinin karanlığını yaşamamıştır. Çünkü önünü uygarlıktan yana dönmüştür. Onun için Atatürk gibi büyük bir değeri yetiştirmiştir.

O dönemde o insanlar nasıl aydınlığı yaşamışlarsa bugün bizlerin yakalayamamasının altında da o değerlerin unutulmaya yüz tutmasını göstermek lazımdır. Yoksulluk dahi paylaşılmış ve o yoksulluk zenginliğe dönüştürülebilmiştir. Bugün çöplüklerde ekmek toplayıp yaşamaya çalışan ve para harcayacak yer bulamayan insanları kıyasladığınız zaman ne demek istediğim anlaşılacaktır.

İşte bu toplumsal anlayışı ve inancıyla toplumsal dayanışmasını sağlayan, Azerbaycan’ın Hoy şehrinden gelen ve Hacı Bektaş Veli’nin yanında bulunan Ahi Evran’ın tasavvufi İslam anlayışı egemen kılınmış ve 600 yıl devam edecek bir imparatorluğa ilham kaynağı olmuştur.

O inançsal ve felsefi yaklaşım, İslamı, kul hakkı yemeden, insanı severek Tanrı’ya ulaşmak ve varlığını başkalarının yoksulluğuna çare bulmak ve paylaşmak olarak gören inanç, o gün kuvvet kazanmıştır.

Çalışmayı en büyük ibadet kabul eden anlayışla dünyanın en büyük imparatorluğunu kurarken Yunus gibi, Mevlana gibi ve Hacı Bektaş gibi değerlerin hümanizmi Anadolu topraklarına ekiliyordu.

İşte buralarda kendi İslam anlayışlarını saz eşliğinde, semah dönerek ve cem yaparak, kadın erkek birlikte ve bir arada ibadet yaparak, İslamı bu şekilde anlayan ve uygulayan bir anlayış, 600 yıllık bir imparatorluğun temelinde de önemli bir harcı oluşturacaktı ve 16’ncı asrın ilk çeyreğine kadar dünyanın önünde duramayacağı bir devletin temelini atacaklardı.

Peki ne oldu da böylesine bir anlayış, böylesine bir düşünce sistemi, inanç sistemi, böylesine bir devlet modeli, zaman içerisinde eğer Mustafa Kemal ortaya çıkmasaydı bugün hepsinin sömürge olarak devam edeceği darmadağın bir İslam dünyası haline dönüşmüştür? Neden?

İşte bunun cevabını bilinçli bir şekilde bilip okullarda çocuklarımıza öğretmezsek Türkiye Cumhuriyeti’ne molla kafalı, irfansız, vicdansız nesiller yetiştirerek ülkemizin geleceğini ortaçağa mahkûm kılarız.

İslam deyip ellerine dün Sıffiyn Savaşı’nda örneğini gördüğümüz gibi, Kuran’ı alıp “Şeriat isteriz, hâkimiyet Allah’ındır” diyen nesiller yetiştirerek ve bu zihniyeti siyasallaştırıp insan hayatını irfansızlığa mahkûm kılarız.

Oysa, “Hâkimiyet Allah’ındır” deyip bağıranlara Hz. İmam Ali ne güzel cevap verir; “Evet, hâkimiyet Allah’ındır; ama, devleti de insanlar yönetir” diye buyurur.

21’inci yüzyılda hâlâ bunu anlamamış olmaları ne büyük talihsizliktir…

Bu inanç sistemine ne oldu?

16’ncı yüzyıl başlarında ikinci bir Türk devleti kuruluyor. Doğuda ise Safevilerin devamı olan ve içerisinde ağırlıklı olarak Türkmenlerin bulunduğu bir devleti 13 yaşında çocuk diyeceğimiz biri, kurmaya başlıyor ve de kuruyor. Başkenti, Tebriz’dir. Erzincan, Sıvas, Malatya, Elazığ civarlarının Türkmen aşiretleri, içerisindedir.

Kuran kişi, büyük bir ozan, büyük bir Ehlibeyt dostu, tasavvufçu, büyük bir şair, yazar, edip ve kendisi de Ali-Muhammed soyundandır: Şah İsmail Safevi’dir adı. Bu özelliklerinden dolayı Osmanlı padişahı II’nci Beyazıt’ta büyük bir hayranlık uyandırıyor ve bu hayranlık onu Bektaşiliğe kadar götürüyor.

Onun Bektaşiliği ise sonunu hazırlıyor. Trabzon Valisi olan oğlu Yavuz Selim onu tahtından indirerek yerine oturur ve sorunlar da başlar.

Yavuz Selim’in ilk işi Safevilerin üzerine yürümek ve yürürken de, devletin arşivlerindeki kayıtlara göre, 40 bin Alevi Türkmeni katletmek oluyor.

Anadolu’da karanlık devir başlıyor.

Yavuz Selim 1516 yılında Mısır’a yürüyor. Memlûkları yeniyor ve dönerken de hilafet sancağını ve emarelerini, Sakal-ı Şerif dahil Hz.Muhammed’e ait ne varsa alarak geliyor. Ama Şah İsmail’in ektiği inanç tohumunu yok edebilmek için de Mısır’daki “El Ezher Medresesi”nden 1000 ulema getiriyor. Bilim ve aklın egemen olduğu üniversiteler artık bunların İslam anlayışıyla yönetiliyor.

Anadolu’da kıyımlar ve kırımlar başlıyor. Fetva dönemi devreye giriyor. Ulemanın verdiği fetvalarla canlar alınmaya başlıyor.

Yavuz Selim İstanbul’a ayak basar basmaz Şeyhülislam’ı çağırıyor; “Senin ilk yapacağın iş, derhal bana fetvalar vermektir” diyor.

Şeyhülislamlar istenilen fetvaları vermekte tereddüt etmez. Hem de ne fetvalar! Mühimme defterinden bir örnek: “İran’ın Osmanlı devleti içindeki halifelerden olduğu ve kendisi gibi halife olan diğer bazı müfsitlerle işbirliği yaparak halkı ifsat ettikleri bildirilen Budaközü kazasından Süleyman Fakih ile kendisine tâbi olanların, haklarındaki iddialar doğru ise toprak kadısı marifetiyle yakalanıp ya gizlice Kızılırmak’ta boğulmaları veya hırsızlık ve haramilikle suçlanarak haklarından gelinmesi” (Cemal Şener; “Osmanlı Belgelerinde Aleviler-Bektaşiler”, Karacaahmet Sultan Yayınları). Bunun gibi, insan onuruna yakışmayan, bir inancı yok etmeye yönelik yüzlerce fetva…

Bu karanlıklara dur diyecek bir aydınlık kurtarıcı isim, halkın destek ve güvenini yanına alarak ortaya çıkıyor.

Adı; Mustafa Kemal Atatürk!

Şimdi anladınız mı Atatürk’ü niçin çok sevdiğimizi?

Atatürk bu köhnemişliğe son verdi. Din ve vicdan özgürlüğünü sağladı. Avrupa bir yandan sanayileşirken, pozitif ilimleri baş tacı edip en büyük yatırımı insana yaparken, Osmanlı’ya ne oldu da hantal ve bu gelişmelere kayıtsız kalarak çöküşüne zemin hazırladı?

Kendi değerlerine sahip çıkmadı. İşte bu gidişe, bu çöküntüye Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla son veren, Mustafa Kemal Atatürk’tür. O büyük insan, bunları görmüş, analizlerini yapmış, Arap ülkelerinin hemen hemen tümünü gezerek görmüş ve gelişmesi gereken insanların nasıl çağdışında kaldıklarına şahit olmuştur.

Arap örf ve âdetlerinin nasıl İslam adına yutturulduğunu ve insanların uyuşturulduğunu görmüştür.

Yüce kitabımız, çalışmayı ve üretmeyi ibadetten saymışken, Arapların sadece eğilip doğrulmayla Allah’a ulaşılamayacağını bilmiş ve görmüştür. Ve bu gidişin kırılması gerektiğine inanmış ve onu da yapmıştır. Onun için Türk halkını ayırım yapmadan; Alevisi Sünnisiyle, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkeziyle herkesi yanına alarak, hepsini bir yumruk yapmış ve yeni bir devlet modelini, yani Cumhuriyet’i kurmuştur.

İnançta, Osmanlı’nın tam tersini yapıp “Din, insanla Allah arasındadır, oraya kimse giremez ve karışamaz” diyerek, devletin yönetimini tamamen akıl ve bilime dayandırmış; 16’ncı asırdan sonra devlet modelini tamamen Arap İslam anlayışına yaslamanın devleti tıkadığını görerek “Kurulacak devlet yönetiminin modeli ‘laisizm’dir” demiştir.

Latin harflerini kullanarak, Arap etkisini yıkmıştır. Anayasada eşitlik ilkesini getirerek “Bu ülkede yaşayan her insan, kanunlar önünde eşittir” demiştir.

Artık bu ülke şeyhülislamların fetvalarıyla değil, hukuk devleti olarak yönetilecektir. Herkesin siyasi düşüncesi, felsefesi, rengi, dili, dini, ırkı ne olursa olsun kanunlar önünde eşit olacaktır.

Evet Aleviler bu modelde kurtuluşu gördüler; Atatürk’e “Hacı Bektaş Veli’nin tekerrürü” dediler ve onun etrafında kenetlendiler.

Onun için sevdiler, onun için “Atatürkçüyüm” dediler ve onun için O’nun izinden yürüdüler.

Ne mutlu Cumhuriyet’ten yana olanlara; ne mutlu Atatürkçü olanlara; ne mutlu laisizmin gerçek değerini anlayıp kardeşçe yaşayanlara; ne mutlu ülkemizin birliğini, ulusallığını ve bağımsızlığını savunanlara…

Cümlenizi bu duygularla selamlıyor, Atatürkümüzü ölümsüzlüğe gönderdiğimiz bugünde onu bir kez daha rahmetle ve şükranla anıyoruz.

Saygılarımla…

10 Kasım 2005

Ali Rıza Uğurlu (Dede)

Cem Vakfı Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanı

Reklamlar

2 Yanıt to “CUMHURİYET VE ALEVİLİK”

  1. OZAN ADEM said

    Merhaba Sayin Ali Rıza Uğurlu Dede bu konuda bizleri aydinlattiniz icin tsk ederim..Hak Muhammed Ali askina
    Saygilarimla.

    Kör körüne geldin gittin dünyadan

    Kör körüne geldin gittin dünyadan
    Bir baltaya sap olamadın sen
    Herkes ağaç dikeriken sen kestin
    Bir yaraya melhem olamadın sen

    Hayinlikle geldi geçti zamanın
    Gerçekleri göremez oldun sen
    Millet imdat umariken sen kaçtın
    Bir kula derman olamadın sen

    Adem´in sözüne kulak vermedin
    Gidip soysuzlarla birlik oldun sen
    Duğru olan yolumuzu sen körledin
    Bir ikrarda duramadın sen
    Ozan Adem

  2. Ozan Adem said

    Merhaba saygı değer canlar gercek benim üzüntüm hemi Alevi olup hemide yönetici
    olarak Alevilik üzerinden çıkar politikası yapanlara yuh diyorum.Aleviliği islamin dışına
    itip birde erenlere ,evliyalara dil uzatan soytarı takımlarını bir halk ozanı olarak kınıyorum.
    Hz.Aliyi katil dahi yaptınız bu yetmedi sivasta bangır,bangır bagırarak halkı kendinize çekmek istediniz.Sivas sehitleri üzerinden politika yaptınız.Sizler zaten bu yola inanmiyorsunuz ne işiniz olur Pir Sultan Abtalla ,bırakın inanclı insanlara onlar yürütsün.
    Yok,yok hiç olurmu sizlere bir arac lazım öyle ya en kisa yol Pir Sultan Abtal çünkü o bir devrimci öyle ya ama unutmayınki Pir Sultan Abtal hic bir zaman Allahını,yolunu inkar etmedi bütün siirlerine bakınız Şah- Merdan Aliyi dilinden düşürmedi evet o bir kahramandı
    bu ulu yol icin halkı için canını verdi.Iste gercek mertlik budur Aleviliği körliyerek bir yere
    gelmek degildir.
    Saygılarımla&.

    Çıkarcılar almış başını gidiyor

    Çıkarcılar almış başını gidiyor
    Üç beş kuruş için can incitiyor
    Aslını unutupta inkar ediyor
    Özünü dahi canlar yitirenler var

    Tapmışlar paraya kul köle gibi
    Çıkmışlar insnalıktan olmuşlar cani
    Seni beni bunlar bir eşya gibi
    Orda burda canlar satanlar var

    Dostluk sohbetine gönül katmazlar
    Insanı kamilden hiç Söz etmezler
    Çıkarları olmassa selam vermezler
    Çevremizde canlar ne hayinler var

    Ozan Adem´im iştedir yüzüm
    Hiçkimseden canlar çekmem sözüm
    Yolum şahın yolu budur özüm
    Bu yola canlar uymayanlar var

    Ozan Adem

    Söyle Emekçi

    Sizin Ali arap deyip durursun
    Bizleri sırtımızdan vurursun
    Geldiğin yeri nasıl unutursun
    Söyle bana söyle söyle Emekçi

    Senin cettinde bağlıdır Pirlere
    Inkarcılık yakışmaz mertlere
    Karalama boşa bizi ellere
    Çıkarın nedir bunda söyle Emekçi

    Ozan olan kişi Piri horlamaz
    Özünü unutup hayale dalmaz
    Böyle demokrasi bizlere uymaz
    Cahilsin´mi desem söyle Emekçi

    Ozan Ademín bir sözü var sana
    Çekmez lafını çıkar karşına
    Söz söyletzmez erkanı´na yoluna
    Bunu böyle bil bil sen Emekçi

    Ozan Adem

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: